|
Dünya
Şehircilik Günü 2002 26. Kolokyum Bildirgesi "Yoksulluk, Kent Yoksulluğu ve
Planlama"
1970''li yıllarda dünyada (ve Türkiye''de) ithal ikameci
kalkınma politikalarının iflas etmesi ve sistemin bir bütün olarak krize
sürüklenmesiyle birlikte, özellikle 1980''li yıllardan itibaren, dünya
kapitalist sisteminin yeni liberal çizgide yeniden inşa edilmesine tanıklık
edilmiştir. Adına ''küreselleşme'' denilen bu yeni döneme karakterini veren
gelişme, sermayenin ulus aşırı şirketler aracılığıyla hızla ve herhangi bir
sınırlamaya bağlı kalmaksızın, yüzyılın önceki dönemlerinden ve 19. yüzyılda
olduğundan çok daha yoğun bir biçimde dolaşması olmuştur. Ulus aşırı
şirketlerin sermaye çektikleri ülkeler açısından da, özellikle Latin Amerika
örneklerinde görüldüğü gibi, yeni iş olanakları yaratmaktan çok işsizlik
yarattığı ve bu şirketlerin kitlelerin aşırı yoksulluğunu hiç de azaltmadığı
saptanabilmektedir.
Yeni liberal dönem, kapitalizmin 1930 krizinden sonra
geliştirilen ''sosyal devlet'' anlayışının da geride kalmasına yol açmıştır.
Bu dönemde "ideolojilerin sonunun geldiği" ilan edilmiş ve mutlak bir
''piyasa'' düzenine geçilmiştir. Dolayısıyla, artık yeni bir ''toplum'' ve
''birey'' tanımı yapılmış, bireylerin piyasa içindeki ''alıcı'' ve
''satıcı'' olma kapasiteleri daha anlamlı hale gelmiş, devletin ''sosyal''
işlevleri ise sistem açısından giderek ''yük'' olarak görülmeye
başlanmıştır.
Kısaca altını çizdiğimiz bu küresel piyasa örgütlenmesi,
dünya nüfusunun geniş bir kesimini de piyasa mekanizmasının dışına itmiştir.
Yeni liberal ekonomi politikaları, gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan
ülkeler arasındaki gelir farklılıklarını derinleştirdiği gibi, bu ülkelerin
içindeki farklı kesimler arasındaki gelir düzeylerinin de büsbütün
açılmasına yol açmıştır. Yeni liberal ideoloji bir yandan küresel düzlemde
karşısına çıkan bütün engelleri aşarak kapitalist sistemi bu yönde tahkim
ederken, bir yandan da dünya nüfusunun geniş bir kesiminin giderek daha
büyük bir ivmeyle yoksullaşmasına neden olmuştur. Nitekim Dünya Bankası,
2000 yılında dünyadaki yoksul insan sayısının 1.2 milyara, dünya nüfusunun
beşte birine ulaştığını ilan etmiş bulunmaktadır. Bu 1.2 milyar yoksul
nüfusun % 43.5''i Güney Asya, % 24.3''ü Güney Sahra, % 23.2''si Doğu Asya ve
Pasifik, % 6.5''i Latin Amerika ve Karayipler bölgesinde yaşadığı da yine
aynı kaynaklar tarafından açıklanmıştır. Yoksul nüfus büyüklüğünün ve
ülkeler arası eşitsiz gelişme eğiliminin 1970''li yıllardan itibaren artarak
sürdüğünü özellikle vurgulamak gerekmektedir. Bu dönemde ''sosyal devlet''in
yerini ''sermaye devleti'' almış; devlet bu yönde yeniden kurumlaştırılma
projesine maruz bırakılarak, sosyal harcamalara yönelik yapılanması büyük
ölçüde tasfiye edilmiştir. Uluslararası Para Fonu (IMF) programları
aracılığıyla, dünyada pek çok ülkenin gelecek ufku, devlet giderlerinin
azaltılması ve piyasanın genişletilmesi ekseninde oluşturulmuştur. Hatta,
gelir dağılımındaki dengesizlikler ve yoksullaşmanın, ''hantal'' devletin
''gereğinden fazla'' olan giderlerinden kaynaklandığı savı hegemonya
kurmuştur. Bu çerçevede, özellikle sosyal sigorta sistemlerinin devletler
tarafından finanse edilmediği bir dönem başlamıştır. Bunun nedeni olarak,
kaynakların yetmezliği ve sınırlı kaynakların üretim yapmaya dönük verimli
yatırımlarına tahsis edilmesi gerekliliği gösterilmiştir.
Oysa, durumun tam olarak böyle olmadığı, hatta
yoksullaşmanın ''piyasa mekanizması'' tarafından kaçınılmaz olarak
yaratıldığı bilinmektedir. Buna ek olarak, yoksulluğun ve yoksullaşmanın,
belirli düzeylerde ''önlem'' alınmazsa, sistem açısından büyük bir risk
haline geleceği de bilinmektedir. Bu bilginin 1970''li yıllardan itibaren,
yani piyasa mekanizmasının yeni liberal ekonomi politikaları öncülüğünde
küresel düzeyde etkinliğini kurduğu dönemlerden başlayarak, Dünya Bankası,
IMF ve bazı gelişmiş ülke devletleri ve politika yapıcıları tarafından da
bir veri olarak dikkate alındığı görülmektedir.
Nitekim, 1975 yılında Avrupa Topluluğu ilk yoksullukla
mücadele programını uygulamaya koymuş; Dünya Bankası da, 1978 yılından bu
yana yayınlanmakta olan Dünya Kalkınma Raporunu 1980, 1990 ve 2000/2001
yıllarında özel olarak bu konuya ayırmıştır. Johannesburg’da düzenlenen
Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesinin nihai raporunda da
yoksulluğun önlenmesi, sadece ulusal düzeyde değil uluslararası düzeyde de
önemli bir hedef olarak konulmuştur. Zirve raporunda, yoksulluğun önlenmesi
hedefine temel teşkil edecek şekilde verilen iki tespit yoksulluğun dünya
ölçeğindeki mevcut ve gelecekteki durumunu dramatik bir biçimde gözler önüne
sermektedir. Zirve raporu, 2015 yılında dünya insanlarının yarısının günlük
1 dolardan daha az bir gelirle ve açlık tehlikesi ile karşı karşıya yaşamak
durumunda kalacağını, yine aynı tarih itibariyle aynı oranda insanın temiz
ve güvenilir içme suyu olanaklarından yararlanamayacağını vurgulamaktadır.
Johannesburg Zirvesinde bu dramatik tablonun önlenmesi sorununun az gelişmiş
ve gelişmekte olan ülkelerin iç ve ulusal sorunları olmadığı, uluslararası
ölçekte önlemler alınması gereği ve bunun sürdürülebilir kalkınma hedefinin
kaçınılmaz bir parçası olduğu da önemle vurgulanmıştır.
Yoksulluk sorunu az gelişmiş ülkelerde çok daha dramatik
bir biçimde yaşanıyor olsa da, gelişmiş ülkelerin bu sorundan tümüyle azade
olduklarını söylemek de mümkün değildir. Gelişmiş ülkelerde bu sorunun
siyasal alandaki yansımalarına ve bunlardan kaynaklanan zor kullanmaya
yönelik ‘devlet’ politikalarına yakın geçmişte tanıklık edilmiştir. Gelişmiş
ülkelerde artan işsizlik ve yoksulluk, Avrupa coğrafyasında aşırı sağcı -
milliyetçi politik çizginin son 50 yıllık süreç içinde yeniden güç
kazanmasına yol açmıştır. 11 Eylül olayları da, yoksul güney ile zengin
kuzey arasındaki çatışma alanının önlem alınmadığı takdirde giderek
genişleyeceği düşüncesinin benimsenmesine neden olmaktadır. Amerika Birleşik
Devletlerinin 11 Eylül olaylarından sonra izlediği müdahaleci ve gerilim
yaratan politikası, müdahale edilen Ortadoğu ülkeleri açısından giderek
yoksulluğun artması sonucunu doğurmakta, bölgedeki savaş senaryoları
dünyadaki kutuplaşmayı ve çatışmayı yeni bir mecraya sürüklemektedir.
Afganistan''a yapılan askeri müdahalenin sonuçları ortadadır. Dolayısıyla,
yoksullaşmayla askeri faaliyetlerin artması arasında doğrudan bir ilişkinin
bulunduğunu belirtmek gerekmektedir.
Ülkemizdeki mevcut durum yoksulluk açısından irdelenirken
“kişi başına düşen GSMH” bir değişken olarak alındığında, Türkiye’nin OECD
ülkeleri arasında kişi başına en düşük gelire sahip ülke özelliğini uzun
yıllardır koruduğu gözlenmektedir. Bu düşük gelire ülkedeki %20''lik zengin
kesimin toplam gelirin %50''sine sahip olması şeklindeki gelir dağılımı
adaletsizliği de eklendiğinde ülkemizdeki yoksulluğun ulaştığı boyutlar
ortaya çıkmaktadır. Aynı tablo bölgeler açısından irdelendiğinde ise
yukarıda belirtilen rakamların mekansal yayılımı da ortaya çıkmaktadır. 1994
rakamlarına göre toplam hane halklarının %42''sini barındıran Marmara ve Ege
Bölgesi toplam gelirin %52''sini almaktadır. Toplam hane halklarının %16''sını
barındıran Doğu ve Güneydoğu Bölgesi ise toplam gelirin %10’u ile
yetinmektedir. Yapılan araştırmalara göre ülkemizde hane halklarının
%20''si, bireylerin ise %35''i yoksullukla karşı karşıyadır. Yine benzer
araştırmalarda, yoksulluğun bağlı olduğu faktörler ise kırda yaşamak, düşük
öğrenim düzeyine sahip olmak, sosyal güvencesiz işlerde çalışmak ya da
işsiz, hasta ve yaşlı olmak olarak sıralanmıştır. Yani özetle ülkemizin
dünyanın kişi başına düşen geliri en düşük ülkelerinden biri olmasına, gelir
dağılımındaki bölgesel ve sınıfsal adaletsizlikler ve diğer sosyal faktörler
eklendiğinde; “yoksulluk sorununa çözüm bulma” konusunun ülkemizin en acil
gündemlerinden birini oluşturduğu anlaşılmaktadır.
Ülkemizde yoksulluğun uzun yıllardır süregelen bir sorun
halini alması, toplumun orta kesimlerinin sürekli bir erime içerisine
girerek yoksul sınıflara dahil olmaya başlaması süreci, ülkemizdeki siyasi
dengeleri de çok değişken kılmaktadır. Özellikle son on yılda batı
demokrasilerinin aksine merkezdeki siyasi oluşumlar yerine, sürekli olarak
kültür temelli radikal siyasi oluşumların itibar görmesinin en önemli
nedenlerinden biri bu sürekli yoksulluk ve orta kesimlerin erimesi
sürecidir. Bu politik zeminin ise sosyal alanda yarattığı kutuplaşma ve
toplumsal gerilimler, toplumda etnik ve bölgesel, sınıfsal ve cinsel
ayrımcılığın dayandığı temellerin ise önde gelenlerini oluşturmaktadır.
Yoksulluk ve yarattığı sorunların ağırlaşmasına ve
derinleşmesine paralel olarak, başta büyük kentlerimiz olmak üzere
kentlerimiz, bu sorunun yoğunlaştığı ve somutlaştığı mekanlar olarak
karşımıza çıkmaktadır. Yaşanan yoksulluk ve yarattığı sorunlar, kentleri
öncekinden çok daha dramatik boyutlarda bir krizin içine itmektedir. Büyük
kentler zengin gettoları ile yoksul gettolarının oluşturduğu bir çelişki
yumağı haline gelirken, gerek kentsel hizmetler, gerek yaşam düzeyi, gerekse
de mekan standartları açısından birbirinden yalıtılmış bu mekanlar
arasındaki fark giderek açılmaktadır. Yoksul mahallerinin kendisi ise
barındırdıkları sosyal huzursuzluk ve patlama potansiyeli nedeniyle kendi
başına ayrı bir problemi oluşturmaktadır. Son on yılda özellikle
İstanbul''da yaşanan bir kaç örnek olay bu gerilimin boyutlarını
yansıtmaktadır. Yoksulluk kronikleştiği sürece bu patlama ve sosyal
huzursuzluğun boyutlarının da genişleyeceği ortadadır.
Yukarıdaki tablonun doğal bir sonucu ise kentlerin
merkezlerinin giderek çöküntü alanı haline gelmesi ve ortak yaşamı yansıtan
sosyal, kültürel işlevlerinden arınması olarak karşımıza çıkmaktadır.
Toplumun farklı sınıf ve kesimlerinin, kent yaşamının çeşitli evrelerinde
bir araya geldikleri kamusal etkinliklerin ve mekanların giderek yok olması
beraberinde yabancılaşma ve benzeri olumsuz sonuçları getirmektedir. Paralel
bir sürecin devletin ve yerel yönetimlerin sosyal işlevlerini de budadığını
düşündüğümüzde kentlerin son bin yıllık “uygarlığın kamusal mekanı olma”
misyonunun bile tehlikeye girmesi söz konusudur.
Oda olarak, gerek kentlerin işlevlerinde gündeme gelen bu türden
tehlikelerden gerekse de kentlerde yaşanan parçalanma başta olmak üzere
çeşitli yoksulluk ve yoksunluk göstergelerinden bağımsız ve bunlara çözüm
üretme perspektifinden yoksun bir planlama kurumunun ve anlayışının
eleştirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Bu eleştiri, planlamanın fiziksel
çevrenin gelişimi ve denetimi ile ilişkili ‘dar’ anlamından kurtarılması
hedefini de içermelidir. ‘Dar’ anlamının ötesine geçemeyen planlamanın
toplumla sağlıklı bir ilişki kurabilmesinden söz etmek de mümkün değildir.
Türkiye’nin planlama ve kentleşme tarihi bu durumun örneklerini oldukça çok
sayıda barındırmaktadır.
Planlamanın ülke ve bölge ölçeklerinde kaynakların
dağılımının rasyonel biçimini belirleme işlevi göz önünde bulundurulduğunda,
üst ölçekli planlamanın kentler ve bölgeler arasındaki gelişme farklarının
giderilmesinde uygun bir araç olabileceği anlaşılacaktır. Daha alt ölçeklere
inildiğinde ise, gerek yoksulluğun yoğun olarak yaşandığı ve sorunsallaştığı
alanların, kentli haklarının sağlandığı kentsel çevrelere dönüştürülmesinde
gerekse de kentsel yaşamın yok olmaya başlayan kamusallığının kente geri
kazandırılmasında yine planlama kurumuna önemli görevler düşmektedir. Burada
üzerinde durulması gereken konu, her ölçekteki planlara ve planlama
sürecine, piyasanın ve yatırımcıların kısa vadeli çıkarları ve yer seçme
eğilimleri karşısında toplumun uzun vadeli hedefleri doğrultusunda
düzenleyici olma gücünün, kazandırılmasıdır. Böylesi bir gücün
kazandırılmasında kentsel rantların işlevi ve boyutu görmezden gelinemez.
Kentin ve toplumun kolektif eylemliği sonucunda oluşan değer artışları ve
rantlar üzerinde etkin bir denetim kurabilen ve bunların kamuya ait olan
bölümünün yoksulluğun çeşitli biçimlerinin giderilmesinde kullanabilen bir
planlama kurumu, toplumla sağlıklı bir ilişki kurabileceği gibi toplumun son
seçimlerde de gözlenen siyasal taleplerine de kendi olanakları çerçevesinde
cevap olabilecektir.
Bu yıl 26.sı gerçekleştirilen Dünya Şehircilik Günü
Kolokyumunda yapılacak tartışmaların ve geliştirilecek görüşlerin, ülkemizin
planlama ve kentleşme alanındaki sorunlu yapısının daha adil, daha eşitlikçi
ve sağlıklı kentsel ve toplumsal ortamlar yaratılmasını sağlayacak bir
yapıya dönüşmesinde önemli katkıları olacaktır ve TMMOB Şehir Plancıları
Odası bunun takipçisi olacaktır. http://ankara.spo.org.tr/haber/php/sgoster.php?id=21 |